DOLAR 7,8131
EURO 9,2775
ALTIN 483,677
BIST 1211,51
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kırşehir 21°C
Parçalı Bulutlu

Bir Çınar Daha Devrildi!

Mümtaz Boyacıoğlu
Mümtaz BOYACIOĞLU: Emekli öğretmen, Şair, Yazar ve Araştırmacı. Bu zamana kadar çok sayıda gazete ve dergide makaleleri yayınlandı. Kaman tarihi, kültürü ve yaşantısı üzerine çok fazla kaynak ve bilgiye sahip. Ülkemizdeki ilk Abdallar Derneği Kurucu Başkanı ve ilk defa Abdallar Festivalinin organize eden kişi. Yayınlanmış 4 adet kitabı mevcuttur.
30.09.2020
340
A+
A-

Hasanoğlan Köy Enstitüsü Mezunu Öğretmenimiz İlyas Sürmeli’yi Kaybettik.

Köy Enstitülerinin son temsilcilerinden, Eğitim Çınarı İlyas Sürmeli’yi 27 Ağustos 2020 Perşembe günü kaybettik. Söyleşi yaptığım 28 Köy Enstitüsü mezunu Öğretmenden bu gün itibari ile 8 Öğretmenimiz hayatta. (Fakat bunların sağlık sorunları da her geçen gün artıyor.)

Üç beş ayda bile zor tıraş olabilen,

O yokluklar ve zorluklar içinde,

Toplantılara gelirken,

Çalıştığı köyüne dönerken,

Benim öğretmenimi kurtlar yedi,

Cenazeleri, baharın karlar eriyince bulundu bu isimsiz kahramanların.

Daha önceden tanışmıştık İlyas Sürmeli öğretmenim ile. 1970’li yıllardı. Kırşehir’de matbaası vardı. Gazete çıkarırdı. Gazetesinde yazı ve şiir yazardı. Daha sonraları hiç görüşmedik.

Ahmet Türk Ağabeyimin öğretmeni ve komşusuydu. Sık sık Sürmeli’den bahsederdi. Bir defasında; “siz o insanı tanımıyorsunuz. Duyduklarınızla değerlendiriyorsunuz. Benim diyen çoğu demokrat arkadaştan daha demokrat, daha aydın, daha kültürlü, üretken ve çok çalışkan, saygı değer bir öğretmen. Siyasi tercihi kendini bağlar.” demişti. Bu sözler benim belleğimde kaldı.

Son yıllarda gözleri görmüyordu. Fakat açık olan gönül gözü ile çok sıcak karşıladı. Köy Enstitüleri mezunları ile yapacağım söyleşiyi anlattım. Kaybolmasına seyirci kalamayıp yaşayan canlı tarihler ile bir belgesel hazırlamak istediğimi ve bu belgeleri Köy Enstitüleri hakkında hiç bilgi sahibi olmayanlar ve yanlış bilgiler ile yüklenmiş kişilere gerçek ışığı tutabilme çabasında olduğumu söylerken, o gözleri görmeyen İlyas Sürmeli Öğretmenimin gözündeki ışığın nasıl parladığını gördüğümü anlatmam mümkün değil. Ne idi o dikkat ve parıltı. O kuruyan gözündeki mutluluk yaşını silerken; yıllardır bir eve hapis olmanın, okuyamamanın, yazamamanın, önceden çok seven dostlarının ziyaret bile etmeyişlerinin ve yalnızlığın birikimini gözyaşı ile verdi bana:

Yahu Mümtaz, seni bana Allah mı gönderdi? Sen nereden çıktın? Seni hangi duygu, hangi düşünce buraya attı demeyeceğim, çünkü kendin söyledin bunu. Evet, şimdi daha çok mutluyum. Çünkü Köy Enstitüsü mayası geç de olsa tutmuş. Bunca yıldır Köy Enstitülerini ne bir araştırana, ne de bir sorana rastlamadım. Bu gerçek ne zaman bilinecek diye kendi kendime sorar dururdum. Bu konuda pek çok kitaplar yazıldı. Yazanların çoğu da KöyEnstitüsü mezunlarıdır. Benim anılarımı da kendim yazmak istedim. Fakat gözlerim böyle olunca, arayıp soran da olmayınca gönlümden bazılarına sitem ediyordum.

Ahmet Türk ile görüşmelerimizde birkaç kez ismin geçti ama böyle hayırlı ve kutsal bir işi üstlenerek gelmenle beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam. Fakat şurasını da itiraf edeyim ki, seni şu anda gönül gözüm ile görüyorum.

Beni ziyaret etmekle çok mutlu ettiniz. Ayrıca işin içinde Köy Enstitüleri de olunca daha da mutlu ettiniz. Bu güne kadar koca Kırşehir’de, bir yiğit çıkıp da; yahu siz Köy Enstitülerinde okudunuz, hakkınızda pek çok dedikodular da duyduk. Ne idi bu Köy Enstitüleri gerçeği, Siz kimsiniz, Nasıl okudunuz, ne okudunuz, ne idi bu söylentiler? Demediler. İlimizde Pek çok yazar – çizer olduğu halde, bilmem neden eğilen olmadı. Pek çok arkadaşımın o güzelim fikirleri ve anıları kendileri ile gömülüp gitti. İnan Mümtaz şu andan itibaren artık gözüm açık gitmez. Sana vereceğim bu Köy Enstitüleri anılarım ve gerçek yaşam öykümün gelecek nesle sizin kaleminizle yeşerip ışık tutacağına inanıyorum.      Bir konu üzerinde, kendi ölçülerin dahilinde harekete geçiyorsun bu çok güzel. Tebrik edilecek bir olay. Ama burada bir mesele var. Köy Enstitüsü mezunları niçin sizin gibi böyle bir konuda ön ayak olmadılar? Şimdi ben bu hareketinizle sizi daha çok takdir ettim.   Muhterem hocam; öncelikle eserinizde başarılı olmanızı diliyor, teşekkür ediyorum.

DEĞERLİ ÖĞRETMENİM DOĞUM TARİHİNDEN BAŞLAYALIM.

Bendeniz 1931 yılında, O zaman köy olan şimdilerde kasaba olan İsahocalı da dünyaya geldim. İlkokulu İsahocalı’da bitirdim. 1938-1943 yılları arası.

1943 yılında Hasanoğlan Köy enstitüsüne girdim. Yalnız bizim için bir şans eseri, okula gidip de kaçanların yerine almışlar. Bu nedenle dört yıl okudum.

1946 da Köy enstitüsünü bitirince, adımla anılan Kırşehir’in Tatar İLYAS Kışla köyüne öğretmen olarak tayin edildim. 30 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, emekli oldum.

1975 de emekliye ayrıldım. Gazetecilik ve matbaacılık üzerinde çocuklarımla beraber şöyle, böyle 25 sene çalıştım.  1989 da işi çocuklara bırakarak ben kenara çekildim.

Bu ara bir yandan meslek hayatımı sürdürürken, bir yandan da çevre araştırmalarına çalıştım. “İLİMİZ KIRŞEHİR” kitabını hazırladım. Okullarımızda kaynak kitap olarak kullanıldı. Büyük ebatta olacağı halde, maddi yetersizlikten, 120-130 sayfalık bastırabildiğim bu kitabımı Milli Eğitime sundum. En son beşinci baskısını yaptırdık.

KÖY ENSTİTÜSÜNE GİDİŞİNİZDEN, OKUYUŞUNUZDAN, KAYDA DEĞER ANILARINIZDAN SÖZ EDEBİLİRSİNİZ.

Biz şimdi, Köy Enstitülerini efsane şeklinde anlatanlarla, gerçek anlatanlar arasında hala bocalamaktayız. Evvela şunu kabul etmek lazımdır ki, Cumhuriyet kurulduktan sonra bazı ülkelerden eğitimciler getirtildi. Raporlar hazırlandı. Bu raporlar raflarda tozlandı.

Milli Eğitim işlerinin uygun gitmediğini fark eden Atatürk Saffet Arıkan’ı tam yetki ile görevlendirdi. Yeni bakan İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel müdürlüğüne vekaleten getirdi.

Anadolu köy gerçeklerini yakından bilen Tonguç, uzmanların raporlarını da inceleyip Bakan ile işbirliği yaparak, askerde okur – yazarlık öğrenen çavuşları altı aylık kurslardan sonra eğitmen olarak köylere gönderdiler. 1,2,3. sınıfları okutan bu eğitmenler başarılı da oldular. Eğitmen kurslarının sayısını artırdılar.

Bu adamların eline kılavuz kitaplar verildi. Üç yıllık eğitim sistemimizi başarı ile uygulayan eğitmenlerimizi, rahmetle ve teşekkürle anmak lazım.

Eğitmenli okul yıllarına, “Bu binanın temelleri kerpiçtendir diyenler oldu.”

Ayıp ediyorsunuz, o günlerde, köylerde bir mektup okuyan yazan bulunmazdı. Mektup okutmak, yazdırmak için dahi, şehre gidenler vardı. Köylerde okur – yazarlık sıfırdı. Bu Eğitmenler, hasbel kader kendi seviyelerine göre istenilen modern eğitimi gerçekleştiremeseler bile, okur – yazar sayımızı artırdılar. Fakat bu da Türkiye’yi tatmin etmedi, Mümtaz Bey.

EVET.

Daha sonraları, işin içindeki üç kişi baş başa verdi. Hepsi de Rahmetli oldu.    Cumhurbaşkanı, İ. İnönü, Milli Eğitim Bakanı, Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü, İ. Hakkı Tonguç.

BİR SAÇ AYAĞI KURULUYOR.

Bu meseleyi, Atatürk’ün ölümünden sonra tekrar evirdiler, çevirdiler, Dediler ki nasıl bir sistem uygulayalım? Bu arada Hakkı Tonguç’un günahını alıyorlar. Ülkesinin geleceğini düşünen çok milliyetçi bir adam aslında. Tonguç’u tanımayan, “Canlandırılacak köy” kitabını okusun yeter. Adamın ne olduğunu o eserinden anlar.

Tonguç şöyle bir teklif getiriyor; “biz köye, şehirde yetişmiş, şehir öğretmenlerini göndersek dahi, faydalı olamıyorlar. Kalkınmayı sağlayamıyorlar.

BU ÖĞRETMENLER ZATEN KÖYDE DURMAMIŞLAR. BİR YOLUNU BULUP ŞEHRE DÖNMÜŞLER.

Halk partisinden bazı milletvekilleri itiraz ederek; “köy çocuklarını üç beş sene okutmakla öğretmen olamaz.” Dediler. 1946 dan önce. Daha çok partili sisteme geçilmemişti.

Bunun üzerine, Hasan Ali Yücel, kalktı dedi ki; “Ben size bir şey söyleyeceğim. Bize çok okumuş adam değil, Türkiye gerçeklerini iyi anlamış insanlar lazım,” dedi. Dikkat buyurun.

EVET, ANLADIM.

Devamla; “Yüksek Öğrenim yapmış veya modern okullarda yetişmiş, nazariyatçı değil, benim köylüm. Bak şu köhne köyde yaşar, şo dikili taşların bulunduğu mezarlıkta yatar. Ne bırakır geriye? Bir sürü nüfus, toprağa bağlı nüfus. Sanayii yok, ticaret yok,” diye Anadolu köyünün gerçek yüzünü sergiledi.

En sonunda, bu üçlünün çabalarıyla 17 Nisan 1940 da Köy Enstitüleri’nin temeli atıldı.

Yalnız bu ara, İnönü bir bocalama geçirdi. Denildi ki; “bu Köy Enstitülerinin yiyeceğini, içeceğini, binasını, kitabını, kırtasiyesini, yani her türlü ihtiyacını, biz bu bütçe ile nasıl karşılayacağız?” Mümtazcığım iyi dinle.

EVET, HER ŞEYİN BAŞI PARA.

Yine Hasan Ali Yücel, merhum. (Çok duygulanıyorum.) Ayağa kalktı dedi ki; O zaman Dil Tarih Coğrafya fakültesi meşhurdu. “Ankara’da ki Dil Tarih ve Coğrafya fakültesinin üzerinde ki yazıyı okumadınız mı? “Hayatta, en hakiki mürşit ilimdir.” İlim için nemiz varsa, çiftçi çarığını, medeni insan foter şapkasını satar, bütçeyi zenginleştirir ki, bizim planımıza göre Köy Enstitüleri kendi binalarını kendileri yapacaklardır.”

Bak şu başımıza gelenlere. Esas kıyamet burada koptu. Efendim, şimdi Köy Enstitülerine belli ölçüde ödenek ayrıldı. Bu ödenek şöyle böyle % de 30 falan derlerdi. Yani ihtiyacın % de 30 unu ancak karşılayabiliyordu. Macaristan’dan ve diğer Avrupa ülkelerinden uzmanlar getirildi. İki tane de bizde vardı. Şili falan diye.

Köy Enstitülerinde kültür dersleri yanında, bu uzmanlarca demircilik, marangozluk, inşaatçılık, atölyeleri kuruldu. Kabiliyetlere göre ve bir denemeden sonra sanat dallarına ayrılıyorduk.

Böyle, böyle yurdumuzda 21 Köy Enstitüsü kuruldu.

KÖY ENSTİTÜLERİNDE YETİŞME VE ÇALIŞMALARININ ENGELLENMESİ HAKKINDA SÖYLEYECEKLERİNİZ;

Konuyu dağıtmayalım. Bu köy çocukları, köylerden alınıyor, ilkokulu bitirmiş, Köy Enstitülerine gidiyor, öğleye kadar sanatla, ayrılmış olduğu kollarda, öğleden sonra yunuyor, yıkanıyor, dershaneye giderek kültür dersleri görüyor. Bakınız şimdi; Fakat bu dersler sanıldığı gibi birbirinden kopuk değil Mümtazcığım.

Şimdi, bir sistem yerleşiyor ki, fabrikanın parçası gibi çalışılıyor. Resim dersinde, tırmığın resmi, demir atölyesinde tırmığın kendisi yapılıyor. Tarım dersinde öğrenci tırmığı kullanılıyor. Tırmık neye yarıyor? Yaparak yaşayarak öğreniyor. Dikkat et, birbiri ile ne kadar iç içe. Kafa, el, kol ve bütün beden koordineli olarak çalışıyor. Buna benzer, bu işler ve dersler böyle devam ediyor.

Birinci dönem Köy Enstitüleri mezun verir vermez köylerde bir hareket başladı. Nedir bu hareket?

1- Köylünün imece usulü ile okul, atölye ve öğretmen evini yapması,

2- Şehirli öğretmenlerin elinden okul müdürlüklerinin alınması.

3- Öğretmene tarla, bağ bahçe yazılması.

Yalnız ortalığı bulandırmak isteyenler, “şehirlinin okulunu, yolunu devlet yapıyor da bizimkini neden yapmıyor,” gibi çomak sokanlar oldu.

Köylünün toprağını almak demek, onun ayağındaki ayakkabıyı çıkarıp almaktan daha zor gelir köylüye. Geldiler. Gelenler kimdi? Şehirli memurlardı. Bizim aleyhimizde olanlardı. Köylünün en kıymetli tarlası nere ise, orasını yazdılar. Köyün en kodamanı kim, gittiler onun en kıymetli tarlasını istimlak ettiler. İşi bozmaya tabandan başladılar. Köyün ileri gelen, o kodaman dediğimiz kişileri, gitti partiyi sıkıştırdı. Bu kodaman da CHP nin adamı ya. Mecliste ortalık karıştı. Uzatmayalım. Tüm bu işler yapılırken, öyle muhtarlar ile karşılaştık ki, sormayın. Koyu halk partili olduğu halde Köy Enstitüsünü sevmeyen Millet Vekillerinin etkisinde kalarak uygulamada kasıtlı hareketlerde bulunarak, örneğin birinin kavaklığından kavak kesilecek, sahibinin haberi olmadan en gözde ve para edecek olanı keserek saf ve tertemiz insanları Köy Enstitülerinin karşısına getirdiler. Toplam okula yüz kavak lazım ise bunlar kestiler iki yüz kavak. Yüzü okula kullanıldı, yüzü kayıp. Burada da bir ikilik doğdu muhtara karşı. Daha da acı olanı, kavgalar ne ise bazı yerlerde ölümler bile oldu.

Bizim İsahocalı’da köylü bu imece sistemi ile çalıştı çabaladı, kavağını verdi işlikler yaptı. “Devlet yaptırsın bana ne,” demedi.

Bu tarla sahipleri öğretmenlere; “Siz bizim köye öğretmen olarak mı geldiniz, yoksa tarlalarımızı elimizden almak için mi geldiniz?” diye cephe almaya başladılar.

Burada, Osman Çobanoğlu bir anısında der ki; “Benim babama, Muallim olduğumu bir türlü kabul ettiremedim. Ona göre şehirliler muallim olur, biz öğretmen olurmuşuz. Babam gibilere muallimlik, öğretmenlikten daha iyi. Siz ne kadar okursanız okuyunuz, temelinde köylü çocuğusunuz, derdi.” Dermiş.

KÖY ENSTİTÜLERİNİN LEKELENMESİNE BUNLAR YETTİ Mİ DİYORSUNUZ?

Hayır, yetmedi daha. Bu sebeplerin hepsi birikti, başta siyasiler, şehir öğretmenleri, şehirliler, şehirlerden gelen görevliler, bizim saf köylü analarımıza ve babalarımıza yanlış bilgiler verdiler. “Kız, erkek öğrenciler karışık aynı yatakhanede yatarmışız, hiç ahlak yokmuş, kız öğrencilerde çocuk düşürme olayları oluyormuş.” Bunları gazeteler de yazdı. Bizim köylülerimiz, yetkili ağızlardan ve gazetelerden bunları duyar da durur mu? Bizlere ateş püskürdüler; “Artık sizler, bizim evladımız değilsiniz,” diyerek tepkilerini gösterdiler.

Yahu, siz ne diyorsunuz, yapmayın böyle rezillik olur mu? Diye karşı geldik.

Benim köyde bir dayım vardı, böyle şeylerin olmadığını anlatmaya çalıştım. “Yavrum sizde hiç ahlak yok mu, kızlar ile beraber okunur mu, kızlar ile bir arada yatılır mı?” derdi. Dayımı bir türlü ikna edemedim.

Esas o ahlaksızlar bizi, ahlaksızmışız gibi göstererek yıpratmaya çalıştılar.

YUKARIDA SIRALADIĞIMIZ ÖNEMLİ MADDELERDEN BİRİDE BU HER HALDE.

Evet, öyle. Bu tahta kafalı aynı partinin milletvekilleri halkın içine girerek, bunları görmüş gibi anlattı.

Hasan Ali Yücel’i çekemediler. O’nun gurubunda olmayanlar, bunu düşürelim diyerek bizleri yem olarak kullandılar.

Bakınız Mümtaz’cığım; Ben köye geldim bir başka türlü oldum, Köy Enstitüsüne gittim, bir başka türlü oldum. Şehre gittim bir başka türlü oldum. Köye geldim, anam babam reddetti. Allah, Allah. Ben bunların çocuğuyum yahu.

Köy Enstitüsüne gittim baktım, bunlar benim köyde yaptığım işler. Ben zaten tarlayı sürüyorum, çiftçiyim. Biz davar güdeceksek, köyümüzde güderiz. Krizma yaparak bağ dikiyoruz. Çevre baskısı, aile baskısı ile şeytan bizim kafaya girerek karıştırmaya başladı. Ne yapalım? Osman Çobanoğlu ile falan kaçalım anasını satayım dedik. Fakat bir türlü kaçamadık.

Meğerse iş başka türlüymüş. Bu ortalığı karıştıranların amaçları, bizleri harcayıp Köy Enstitülerinin dibine baltayı vurmakmış. Nihayet vurdular da.

İşte bu tür yıpratma devri kampanyaları başladı. Sizin anlayacağınız, bizleri 360 derecelik bir çemberin içine soktular. “Biz Moskova’nın komünisti olduk. Bizhasreten namussuz olduk.” Tabii ki, bir topluluk, üç bin kişi vardı. Üç bin kişinin içinde çürük ceviz çıkmaz mı? Hiçbir şey yoktu. Ben çok öğrenci başkanlığı yaptım. Kontrollerde bulundum. Kız arkadaşların yatakhanelerinin girişinde ki çeşmeden ileri girmek mümkün mü? Zaten bizdeki aşk, çalışma aşkı idi. Bacı kardeş görürdük birbirimizi. Çalışmaktan, o işler ile uğraşmaya boş zamanımız yoktu.

Ayrıca; bir türlü anlamıyorum. Ben Köy Enstitüsü mezunuyum. Herkesin bir manevi tarafı var. Ben maneviyata çok önem veren biriyim. Öğrenci iken de öyleydim. Öğretmen oldum yine aynıyım. Ben evimde böyle takke ile gezerim. Dışarıda da şapkalı, şapkasız medeni bir insan olarak da gezerim.

HERKESİN BİR İNANCI VAR.

Bu binalar yapıldı. Bu binaların üzerinden uçaklarla, orak çekiç işaretleri var diye günde beş altı kez fotoğraflarımız çekilirdi, Mümtaz. Müzik odasının, yüksek köy enstitüsü binasının, açık hava tiyatrosunun da resimleri çok çekilerek incelendi.  Yahu şekil şekile benzer. Benzese bile, bu benzetme şekillerden ne çıkar.

Şurasını da söylemeden geçemeyeceğim. Hiçbir Köy Enstitüsü mezunu çıkarak haykıramadı. Burada bir hafta beni içeri attılar. Bir partinin nutkunda biri yalanyanlış konuşuyor. Fırladım çıktım. Dedim ki; “sayın başkan, ben Köy Enstitüsü mezunuyum. Bununla iftihar ediyorum. Benim söylediğim marşlar, Dağbaşını duman almış, Mehter marşı,

ÇİFTÇİ MARŞI,

Evet, çiftçi marşı, oynadığımız milli oyunları, horonları, zeybekleri, sen rüyanda hiç gördün mü?” dedim. Polis pat diye arkadan yakaladı beni. Bir hafta yattık, çıktık.

İsmini vermeyeyim. Sonra o partinin başkanı beni çağırdı. “Sen niye öyleyaptın,” dedi. Ben de dedim ki; “Milleti aldatmayın. Milleti aldatırsanız, sıfırlarsınız.Toplum içinde gezemezsiniz,” dedim. Ve çok sürmedi yakın tarihte gördüm ki, sıfırladılar.

Ama bu dava onların anlattığı gibi değildi. Öner’in savundukları gibi değildi. Şimdi sözü toparlayalım. Demek ki biraz önce saydıklarım, hep hasetliğin, hep çekememenin, köy çocuğunu hor görmenin, köylüyü sömürmekten bizi uzaklaştıracaklar diye, yani çıkarcılığın bir sonucu idi, Köy Enstitülerine saldırmak.

OKULDAKİ ÇALIŞMALARDAN SÖZ EDELİM BİRAZ DA,

Bir gün zemheri ayı dediğimiz ocak ayının ortasında, krizma yaptık, geliyoruz. Açız da. O sıralar 2. dünya savaşı vardı ya. Açlıktan çok arkadaşım verem oldu. Onu da söyleyeyim. Ben dedim ki, “yahu Osman, acımdan ölüyorum. Köpük kusuyorum. Bu nedir Allah aşkına. Bir metre toprağı deviriyoruz. 3 metre uzunluğunda, bir metre genişliğinde ve bir metre derinliğinde, dikdörtgen şeklinde toprağı aktarıyoruz., buralara üzüm fidanı dikiyoruz, buna ne gerek var,” dedim.

Ne ise, okulda İzzet Palamar isimli bir ziraat şefimiz vardı. Bulgaryadan gelme. Fakat can kurban öyle çalışkan adama. İçeri de attılar şu kitaptan dolayı. Türkiye’de öyle 10 tane ziraatçı olsa Türkiye kalkınırdı. Martaval konuşmuyorum. Tam bu sırada kulağımdan bir tutan oldu. “Sürmeli senden hiç beklemediğim bir laf konuşuyordun,” dedi. Bakınız, buraya dikkat ediniz. Öğretmen de bizimle beraber gidip geliyor, o soğukta. Devamla; “Bugün sizler bu zahmeti çekmezseniz, ben de bu zahmeti çekmezsem, yarın bizim çocuklarımız nerede okuyacaklar? Bu bağın üzümlerini senin, benim çocuklarımız yiyecekler. Gerçi benim avrat, çoluk çocuk yok ya, bu ülkenin bütün çocukları benim çocuklarım sayılır,” dedi.

Aradan belli bir süre geçti. 1954-55 li yıllardı, ben çocuğumu o okula gönderdim. İki çocuğum okudu. Bizim diktiğimiz bağdan, bana üzüm getirdiler.

KÖYLERDEKİ YOKLUKLAR İÇİNDEKİ ÇALIŞMALARDAN ÖRNEKLER VERELİM İSTERSENİZ;

Bir hatıramı anlatayım: Tatarilyas Köyünde öğretmenim, Kaman’a dokuz saat. Çatısı akan, sıra masa bulamadığım o okuldan 12 öğrencime öğretmen okulunu kazandırdım.

Köy okulunda duvar gazetesi çıkardım. Ahmet Türk rahmetli derdi ki; “Sahi sizin aklınıza nereden geldi bu duvar gazetesi, Tatarilyas Köyünde.” Kaman’da bir toplantıda, “okulun çatısına bir kamyon kiremit gönderemiyorsunuz,” deyince Kaymakam Yakup Yücel, “Sen kim oluyorsun da orada nutukçekiyorsun. Alt ucun bir Hasanoğlan mezunu.” Bu örneği açık veriyorum ki, intikam duygusuna bakın. Adam kalktı nerede ise tokat vuracak. Hemen elini tuttum.

Ömerkahya köyünde okul yaptırırken çimento, kereste bekleyeceğim diye evimde yatamaz oldum. Oturduğum evin bir duvarı yarılmış, bir gece bu duvar yıkıldı, altından zor kurtulduk.

Neydi o hareketler Allah aşkına, neydi? Bir öğretmen deyip geçmeyin. Halen gözlerim ıslanır. Bak, bak. Mümtaz, buraları da iyi al da yaz. O sözler bana, bir motora nasıl benzin lazım ise, moralimi düzeltti. Bana güç verdi. Gücümün üstünde, çalışabildiğim kadar, çalıştım. Ve o küçücük köyden, 70 haneden, 17 tane öğretmen çıktı. Diğer okuyanları saymıyorum. Artık Mümtazım siz de öylesiniz.

SİZLER, BU VE BENZERİ SIKINTILARI BİZLERDEN ÇOK ÇEKTİNİZ.

Zor şartlarda çalışan bir arkadaşımın da anısını anlatmadan geçemeyeceğim.

Köy Enstitülerinin dağarcığı doldu. Günahı ile sevabı ile doldu. Kars Cilavuz Köy Enstitüsünden mezun olan, Bayram Haktimur diye bir arkadaşla tanıştım, yedek subaylıkta. Kendisi Cilavuz Köy Enstitüsüne yakın bir köyde öğretmen. Balıkesir Necatibey İlköğretmen okulundan mezun bir öğretmeni oraya tayin etmişler. Nasıl oldu ise torpilini bulamamış. Cilavuza gelerek sora, sora bizim Bayram’ı bulmuş. Çok dağlık ve ulaşımı zor olan köye bu arkadaşı yerleştirmiş. Ağlayarak anlatırdı, beni de ağlatırdı. Bak şimdi bile bunları anlatırken o günleri yaşayarak gözlerim doldu geldi.

Üç ay sonra bu şehirli öğretmen jilet ile bileğini keserek intihar ediyor. Balıkesir Necatibey İlköğretmen Okulunda okuyan bu şehirli çocuğu köye ve köylüye alışamıyor. Hatta bizim Bayram; “beni dövdüler de, kovdular da. Kurt yesin diye dışarı da attılar. Fakat ben alışığım bu tür yaşamaya,” derdi.  Daha sonraları bu arkadaş, Vefa lisesine İngilizce öğretmeni oldu.

Şimdi ben bunu neden anlattım?

Köy Enstitülerinin, köy çocuklarıyla beslenmesinin amacını anladınız mı?

EVET, ÇOK İYİ ANLADIM DA, HERKESE ANLATMAYA ÇALIŞACAĞIM BU GERÇEKLERİ.

Şimdi demek ki Köy Enstitülerinin kaderinde, çile çekmek, bir numaralı görevdi bizim için. Ben onu, beşi bilmem, arkadaşım, bu çileyi çektim demiyorum, yaşadım. Ama başardım.

Neden Köy Enstitüsü orada harıl, harıl çalışıyor, her güçlüğe rağmen de? Sen neden çalışamıyorsun? Seni başka ana mı doğurdu? Memleketse, beraber tutacağız her işin ucundan.

Üç beş ayda bile zor tıraş olabilen, o yokluklar ve zorluklar içinde toplantılara gelirken, çalıştığı köyüne dönerken, benim öğretmenimi kurtlar yedi. Cenazeleri baharın karlar eriyince bulundu bu isimsiz kahramanların.

1940 dan, 1954 e kadar olan dönem Türkiye de, benim bu aciz kafama göre, 1789 Fransız ihtilali var ya? İşte onun gibi bir şeydi Köy Enstitüleri, bizim Türkiyemiz de, Milli Eğitimimiz de.

Hiçbir Köy Enstitüsü mezunun görevden kaçtığını görmedim. Ben kaçtım da, arkadaşlarım kaçmadı.

Benim gözüm neden kaldı. Gündüz okulda çocukları, babalarını cami mescidinin yanındaki bir odada, gece de analarını ve babalarını gaz lambası ışığında okuturum.

BÖYLE ÇALIŞARAK BU MEMLEKETİ BU HALE GETİRMEYE ÇALIŞTINIZ.

Ben öğünmüyorum. Helal olsun. Daha çok şey yapmamız lazımdı diye düşünüyorum.

DEĞERLİ ÖĞRETMENİM, SİZİN HOCALI VE RADYOLU BİR ANINIZ VARMIŞ ÖMERKAHYA KÖYÜNDE.

Abartmışlar canım. Pek de önemli değil.

Ömerkahya köyünde bir vatandaş evine radyo almış. Beni davet etti. Pencerenin ağzında kocaman pilli, bataryalı radyo. Odanın içinde diz çökmüş sakallı bir delikanlı oturuyor. İleride bir şıh köyü var oralıymış galiba. Selam verdim içeri girdim. Herkes şöyle buyur diye yer verdi. Bu sakallı hiç kımıldamadı. Benden önce konuşuyormuş, kısa bir aradan sonra konuşmasına devam etti. Adam sıfır oğlu sıfır. Ne Müslümanlık var, ne de bir başka şey. Bir köşeye oturduktan sonra, “Kamil radyoyu neden açmıyorsun?” dedim. Kamil, “hocam müsaade etmiyor,” dedi. “Hocakim,” dedim. “Şu,” diye eliyle gösterdi. “Yahu hocam haberleri falan dinleyelim,” dedim. “O gavur icadıdır. Burada dinlemenin alemi var mıdır?” Dedi bana. O zaman bunu yapmasam iyiydi Mümtaz. Ama yaptım işte. Hocayı tokatla gece yolcu ettim.

Bizim Rıfat bu olayı anlatır, “sana güvenilmez hocam,” diye espri yapar.

BURADA BİR ŞEY GÖRÜYORUM. SIZ YAPTINIZ, ONLAR YIKTI. SIZ YAPTINIZ ONLAR YIKTI. AMAN SONUNDA O YIKINTININ ALTINDA YINE YIKANLAR KALDI.

Bravo. Aynı benim söyleyeceğim sözü siz söylediniz. Eğer Köy Enstitüsünü yıkanlar da, Köy Enstitülüler kadar varlıklarını gösterebilselerdi, bu gün onların isimleri de geçerdi. O zaman, canım kurbandı onlara da.

BİR DE KÖY ENSTİTÜSÜ MEZUNU OLUP DA, BEN KÖY ENSTİTÜSÜ MEZUNUYUM DİYEMEYEN ÖĞRETMEN AĞABEYLERİMİZ VAR.

Bu yarayı sana söylüyorum, bizim Köy Enstitüsü mezunlarının içerisinde kültür bakımından, zayıf yetişenlerde oldu. Bana kızmasınlar. Hepsi için demiyorum. Ben o tipler için diyorum. Halkın değer yargılarına değer vermedi bazı öğretmenler.

Evet, bu bir, ikincisi ise; Bu bizim arkadaşlar, yeniliği, devrimciliği, kılıkta, kıyafette, saçta, sakalda, bıyıkta aradılar. Haksız mıyım? Yani şekilcilikte aradılar. Evet. Her rüzgâra dümen tutan öğretmenler onlar.

GÖZLERİNİZİ KAYIP ETME PAHASINA, BUNCA YIL ÇALIŞIP, ÇABALAYIP DİDİNDİNİZ, DEVLETE MİLLETE HİZMET ETTİNİZ. BU SİZDEKİ ENERJİNİN, BU SİZDEKİ HAKSIZLIĞA KARŞI GELİŞİN, BU SİZDEKİ GÖREVE BAĞLILIĞIN ENERJİSİ KÖY ENSTİTÜSÜNÜN VERDİĞİ EĞİTİMDEN Mİ, SİZİN ÇALIŞMA AZMİNİZDEN Mİ GELİYOR?

Her ikisi de etken. Bunlara ek olarak da köy çocuğu olarak iş içinde ve köy odalarında yoğrularak yetişmem. Üstüne üstlük de yoksul olmamız başta gelir.

Ta çocukluktan başlayarak çalışmaya alıştık. Köy Enstitüsü de bizi bu çalışmanın üstüne karıştırdı yoğurdu, eğitti, öyle bir eğitti ki sorma. Kurtulabilirsen kurtul bu eğitim ve çalışma seferberliğinden. İşte bu azim ve kararlılıkla çalıştık hepimiz.

Gerek köylerde, gerekse Kırşehir merkeze gelince çok çalıştım. Her zaman üretici olmanın gururunu yaşıyorum. Kırşehir’de bir matbaa kurarak çocuklarımla daha da üreteci olarak çevreme de faydalı olmaya çalıştım. Bu arada çok arkadaşımdan ihanet gördüm. En yakınlarımdan ihanet gördüm.

Köy Enstitüsünde okurken bana “kitap kurdu,” derlerdi. O gündür bu gündür, okudum yazdım, yazdım okudum, yaşadım yazdım. ( Bak bunları yazma sakın.)

İşte bütün bu çalışmalarımın sonucu, kendimi el malı gibi kullanmamdan sonra gözlerimi kayıp ettim. Gözlerimi kaybetmenin acısının yanında, yalnız kalmanın ızdırabını artık kaldıramıyorum. Şükretmekle ve ibadetle geçiriyorum tüm zamanımı. Benim tek tesellim inancım.

Okuma yok, yazma yok. Televizyonlardan dinlediklerim bana yetmiyor. Torunlarımın cıvıltıları tamamlıyor kalan zamanımı ve gönlümü.

Tek tük eş dost uğrasa da az buluyorum bu ziyaretleri. Şöyle gümbür gümbür köyümüzü, Köy Enstitüsü ve çalışma yıllarımızı konuşacak dostlara ihtiyacım var.

Bu zamana kadar bir Allah’ın kulu kapımı çalıp da senin sorduğun soruları sormadı. Beni bukadar eskilere ve Köy Enstitüsüne götürmedi. Sahi sen nereden çıktın. Köy Enstitüsü aşıklığı sana nereden bulaştı? Beni çok mutlu ettin. Her şeyimi anlattım sana. O görmeyen gözlerimle.“

Bu sitem ve istekten bir süre sonra Kaman’daki Köy Enstitüsü mezunlarından sağolan Bekir Sarıoğlu, Rıza Şahin, İbrahim Çiğdem ve Hasan Yazar‘ı alarak İlyas Sürmeli öğretmenimin ziyaretine gittik. “Öğretmenim sizin arkadaşlarınızı getirdim,” deyince hemen sesimi tanıyıp, “Dur Mümtaz, isimlerini söyleme ben onları seslerinden, kokularından tanırım,” dedi.

Kendisine sarılıp hal hatır soranın adını söyledi. Öyle bir görüntü çıktı ki ortaya, koyun kuzuya karıştı derler ya, aynen öyle oldu. Hıçkırıklar, ağıtlar biraz ortalık sakinleşince okul anıları başladı. Sanki birbirleri ile yarış ediyorlardı. Ayrılma zamanı geldiğinde yine en çok Sürmeli öğretmenim hüzünlendi. Görmeyen gözleri ile o karanlığın içinde kendisini yalnızlığı ile bırakarak ayrıldık.

Geçen yıllarda Mersinli, Düziçi Köy Enstitüsü mezunu Rahmi Kerem bir ceviz festivalinde beni ziyarete geldi. Kırşehir’de otobüsten aldım, İlyas öğretmenimin yanına götürdüm. O Köy Enstitüsü ruhu ve sevinci ile bir kucaklaştılar ki, tarif edemem. Zor ayırdım o ruh ve sevinçlerinden. Üç saat kadar birlikte Köy Enstitülerini onlar konuştu, ben dinledim.

İlyas Öğretmenim, bu buluşturma olayına çok sevindiğini ve mutlu olduğunu söyleyip, defalarca teşekkür etti. İşin acı yanı, yine ayrılık zamanı geldi. Rahmi Kerem öğretmenimi ve beni kucaklayarak kapıya kadar gelip buğulu gözlerle uğurladı.

İlyas Öğretmenim, sizin şahsınızda tüm köy Enstitüleri mezunlarını da saygı ile anıyorum. Aydınlığınız hiç sönmeyecek. Işıklar içinde rahat uyuyunuz.

28.08.2020

Eğitimci Yazar Mümtaz BOYACIOĞLU

https://www.kamanakhaber.com/wp-content/uploads/2020/06/REKLAM-ALANI.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.