DOLAR 8,3756
EURO 9,7644
ALTIN 506,439
BIST 1112,37
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kırşehir 21°C
Sağanak Yağışlı

Savaşı kim kazandı?

07.04.2020
224
A+
A-

Savaşı kim kazandı?

Mutlu bir hayatın insanın zihninde saklı olduğunu düşünürüz. Bu sebeple mutlu olmak için hayaller kurar ve o hayallerimize ulaştığımızda da dünyanın en mutlu insanı olacağımızı düşünürüz. Hayalini kurduğumuz ve gerçekleştiğinde mutlu olacağımızı düşündüğümüz şeyler gerçekleştiğinde yeniden başka hayaller kurarak daha fazla mutlu olmanın hesaplarını yaparız. Demek ki, hazzın ve mutluluğun bir sınırı yok.

Teknolojik gelişmeler sayesinde adına uygarlık dediğimiz o kadar çok şeye ulaştık ki, her gün binlerce yeni ürün insanların kullanımı için piyasaya sunuluyor ve öyle bir algı oluşturuluyor ki, elimizde telefon varken başka bir telefona, araba varken başka bir arabaya, televizyon varken başka bir televizyona, evimiz varken başka bir eve, hatta her şeyimiz varken başka şeylere ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Evet, daha çok şeye sahip oldukça daha çok haz duyup daha mutlu olabiliriz, ama karşılığında neler kaybediyoruz? Radyo ve televizyon yayınları, internet yayınları, uydu haberleşme sistemleri ve cep telefonları iletişimi için yayılan radyo sinyalleri nedeniyle çok yoğun bir manyetik bulutun içinde yaşadığımızın farkında bile değiliz.

Tüm bunları bize sağlamak için teknolojik gelişmeler bir yandan bizi yeni yeni şeylere ihtiyacımız olduğuna inandırırken, bir yandan da bunun sonucu olarak, daha çok kömür, daha çok bakır, daha çok demir, daha çok altın, daha çok gümüş, daha çok petrol, daha çok otel, daha çok …., daha çok para için doğaya müdahale ediyor ve gece gündüz demeden doğa ile savaşıyor. Ormanlara, dağlara, denizlere, okyanuslara, derelere, ırmaklara, ete, süte, peynire, yoğurda, buğdaya, ekmeğe, nohuda, fasulyeye, havaya, suya, velhasıl her şeye müdahale ederek, doğanın her gün bir uzvunu keserek doğayla girdiği savaşı kazanacağını sanıyor. Daha çok paraya sahip olarak daha çok mutlu olacağını sanan insan doğayla girdiği bu savaşta, kendisinin de doğanın bir parçası olduğunu unutarak her gün doğanın bir uzvunu kestiğinde esasen kendi organlarını parça parça yok edip kendine zarar verdiğini, doğayı değil kendisini yok ettiğini fark etmiyor. İnsanlar doğayla girdiği savaşı kazanacağını düşünüyor; hatta kazandığını sanıyor, fakat kaybediyor.

Geldiğimiz noktada doğadan gelen zerre büyüklüğünde bir virüs, denizlere, ırmaklara, dağlara, taşlara, vahşi hayvanlara, tüm dünyaya, hatta uzaya bile hükmetme gücüne sahip olduğunu düşünen, kibrinden ayakkabısını bağlamaya bile eğilmeyen insana postasını koyarak dedi ki; “Ben daha ölmedim. Kurt kocayınca maskara olur. Ben daha kocamadım. Ormanlarımı yok ederek, okyanuslarımı, denizlerimi, ırmaklarımı, derelerimi yok ederek, havamı suyumu kirleterek, benim kolumu bacağımı kestiğinizi sandınız ama yanıldınız. Siz benim kolumu bacağımı kesmediniz, sakalımı tıraş ettiniz. Kesilen sakalın yerine yenisi daha gür çıkar.”

Hepimiz bu musibetle bir defa daha gördük ki, canlı cansız her varlığın yaratılışında bir amaç var. Taşın, toprağın, havanın, suyun bile yaratılışındaki amacına uygun olarak yazılan kodları, özellikleri ve görevleri var. Bu yazdıklarımdan bilime karşı olduğum anlaşılmasın. İnsanlığın bu virüs belasından da yine yaratanın verdiği akılın ve akılın ürettiği bilimin sayesinde kurtulacağından hiç endişem yok. Zaten bilim “Nükleer silahlar edinin, nükleer başlıklı füzeler edinin, biyolojik ve kimyasal silahlar edinin,  atom bombasını yapın ve Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye atın,” demiyor ki. Ya da “nehirlerin yataklarını değiştirin, denizleri lağım çukuru yapın, havanızı kirletin, suyunuzu kirletin, zihninizi kirletin, bedeninizi kirletin, kimyasalları ilaç diye tarım ürünlerine atıp toprağı ve yiyeceklerinizi zehirleyin,” demiyor ki.

Aksine, ”her ırmağın, her derenin milyarlarca yıldan beri aktığı, her gölün milyarlarca yıldan beri ayın şavkını koynunda sakladığı bir yatağı var. Nehir ve dere yataklarını değiştirmeyin. Göl yataklarını kurutmayın. Nehirlerin, derelerin, göllerin yataklarına ev yapmayın,” diyor.

“Ormanları yok ettiğinizde sadece kurdu kuşu yuvasız bırakmazsınız, insanların yaşam kaynağı olan oksijeni, bitkilerin yaşam kaynağı olan nemi ve yağmuru da yok edersiniz,” diyor.

“Buğdayın, nohudun, arpanın, mısırın genetiğiyle oynamayın. Tarım ilaçlarıyla toprağınızı, sularınızı zehirlemeyin. Yoksa hepiniz, kanser hastası, şeker ve tansiyon hastası olmamak için, organik yumurta ve tam buğday unundan yapılmış ekmek ararsınız. Ama bulamazsınız. Günah benden gitti,” diyor.

Şimdi anladınız mı?

Savaşı doğa mı kazandı, İnsan mı?

Doğa kazandıysa, insan neden kaybetti?

https://www.kamanakhaber.com/wp-content/uploads/2020/06/REKLAM-ALANI.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.