Reklamı kapat
Reklam
Reklamı kapat
Kaman Ak Haber Gazetesi

Ulusal Egemenlik

Tam dört yıl kuş olduk kanatlandık, cephelerden cephelere koştuk. Dinlenmeden, alnımızın terini, göğsümüzün kanını silmeden. Kar erimez dağlarda, kervan geçmez çöllerde.

24 Nisan 2019 - 12:26 'de eklendi ve 16 kez görüntülendi.
Ulusal Egemenlik

            Son dersimi veriyorum:

            Sevgili öğrenciler!

            Yurdumuz şirin güzel yurdumuz. Yaratan bu yurdu yaratırken özendikçe özenmiş. Toprağı cevher, suyu Kevser ve havası miski amber. Her tarafı salkım salkım çiçek, buram buram koku. Aygın baygın güller, düğün eyler bülbüller.

            Bundan da bütün dünyanın gözü üzerimdedir. Ama yüzyıllarca boylarının ölçüsünü aldıklarından başlarını kaldıramıyorlardı.

            Gel zaman git, zaman bundan 78 yıl önce (ders verilen tarih 22 Nisan 1992) başımızdakiler başımıza iş açtı. Kendimizi görülmedik bir savaşın içinde bulduk. Adına 1. Cihan Harbi denilen savaşın. Bu kanlı bir oyundu. Devlerin oyunu!

            Birilerinin başına çorap örülecekti. O zamanlarda ne deryalarda gemilerimiz, ne havada kartallarımız, şahinlerimiz (uçak-helikopter) vardı. Enine boyuna tartıp terazilemeden, vaktini saatini hesaplamadan kendimizi savaşın içinde bulduk.

            Almanların safındakilerle kader birliği yaptık. Biz bir yanda!.. Dünya bir yanda!..

            Tam dört yıl kuş olduk kanatlandık, cephelerden cephelere koştuk. Dinlenmeden, alnımızın terini, göğsümüzün kanını silmeden. Kar erimez dağlarda, kervan geçmez çöllerde.

            Sonunda Almanlar yenildi. Bizde yenik sayıldık. Ak alnımıza kara leke sürdüler. Ne kara günlerdi o günler. 30 Ekim 1918 Mondros Mutakeresi ile düşmanlarımıza gün doğdu.

            Padişah tahtını tacını düşünüyor. Düşman devletlerini eline ayağına sarılıyor. Vezirler dersen birbirinin yüz karası, sarayın kapısında el pençe duruyor. Memleketi bunlar mı kurtaracak?..

            Askerimizin elinden silahı, belinden kurşunu alınmış. Kolları tâ omzundan kırılmış. Düşmüş gözü yaşlı, gönlü yaslı, aç perişan yaya Anadolu’ya.

            Kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Kapıya-bacaya kimseler çıkmıyordu. Vatanseverlerin yeri ya zindan ya sürgün… hele o yaralılar be muhacirler (toprağını terk edip gelenler) var ya; sürüm sürüm sürünüyor.

            Halk yorgun, yoksun, yılgın, bitkin… Halkı gören kim… gazeteler birbirine çamur atıyor… Kalemler birbirinin kuyusunu kazıyor…

            Milleti bunlar mı uyaracak? Birlik beraberliği bunlar mı savunacak?

            İstanbul’a gelen Mustafa Kemal bu yürekler acısı durumu gördü, gözleri dolu dolu kendi kendine:

            -Eeee bir millet köleliğe düşmeye görsün. Artık her şey, herkes bir hiçtir. Evet herkes bir hiç olabilir. Fakat Türk Milleti ve Mustafa Kemal asla..!

            Çanakkale’de düşman göğsünü açıp:

            -Heyyy! Burada Türk var, geçemezsiniz..! Diyen de o değil miydi.

            İçinden bir ses duydu: “Kimse yoksa sen varsın..!”

            İstanbul’u işgal eden İngiliz gemilerine bakıp: “Geldiğiniz gibi gidersiniz..!” diye bağırdı.

            İşgal yalnız İstanbul’da değildi. Adana bölgesine Fransızlar, Antalya bölgesine İtalyanlar asker çıkarmış, sömürgeci devletler İzmir bölgesini de Yunanlılara peşkeş çekiyordu.

            Mustafa Kemal “İstanbul’da yapılacak bir şey yok, son umut Anadolu” dedi. Anadolu’ya geçme çabasına girdi.

            Bu sırada Karadeniz Bölgesi’ndeki Rumlar Pontus Krallığını kurmak için çeteler oluşturmuşlar, Türk köylerine saldırıyorlar. Ve “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” hesabı. Düşman devletlere ve padişaha karşı koyan Türklere karşı şikâyet üstüne şikâyet yağdırıyorlardı.

            Saray ve hükümet, Mustafa Kemal İstanbul’da bir şeyler yapar diye çekiniyordu. Uzaklaştırmak için Karadeniz Bölgesi’ne görevlendirdi. Yunan Ordusu’nun İzmir’e çıktığı gün, bizi yok edecek bu orduyu yok eden Mustafa Kemal, İstanbul’dan Samsun’a Bandırma Vapuru ile açıldı. Vapurun yükü ne silah ne cephaneydi. İnanç dolu kalpti. Bu kalpten bir millet doğacaktı.

            19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal’in Samsun’a vardığı sabahki güneşin ilk ışıkları Türk Ulusunu kurtuluşa götürecek ışıklardı.  Karanlıkların üstüne cavan ışıklardı. Karanlıkta olan baştanbaşa Türk toprağıydı:

            İtalyanlar Antalya’yı almışlar, Konya’ya dalmışlar. Fransızlar Adana’yı almışlar, Antep’e, Maraş’a, Urfa’ya dayanmışlar.  İngilizler dersen ne Samsun ne Merzifon ne Bursa, Kütahya, Eskişehir… Elleri-kolları nereye kadar uzanabilirse… Hele o Yunan yok mu. Fırsat bu fırsat deyip girmiş onların koltukları altına, çıkmış İzmir, Aydın’a. Bastığı yerde ot, geçtiği yerde ocak tütmüyor. O yürüyor Türk Milleti’nin kökünü kurutmak için. Daha ne tuzaklar kurmuşlar, ne tuzaklar.

            Doğu illerimize Ermenistan… Güney illerimize Kürdistan…

            Hâsılı Anadolu’nun dağını, taşını, yaylasını ateşe vermişler. Bağrı delik deşik, köstebekler ortalıkta cirit atıyor.

            Türk yurdu parçalanıp, yakılıp, yıkılırken dünya susuyor, Saray susuyor…

            İşte o günlerde susmayacak ve susturulmayacak bir ses yükseldi. Samsun’dan Havza’ya geçen Mustafa Kemal’in sesi:

            “-Bizi öldürmek değil, diri diri mezara sokmak istiyorlar. Şimdi çukurun kenarındayız. Fakat fiç bir zaman ümit kesmeyeceğiz. Cesaretimiz bizi kurtarabilir.”

            Bu ses insanlara ümit veren, özledikleri kurtarıcı, Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’in sesi.

            O değil miydi Çanakkale’yi kurtaran. Şimdi tüm yurdu kurtaracaktı… Onun adı her yerde bayrak olmuştu. Dalgalanıyordu Türkün gönlünde.

            Daha ilk ağızda saray dikildi karşısına. Çağırdılar, İstanbul’a gitmedi. Azlettiler askerlikten, çıkardı üniformasını. Halk bağrına bastı onu. Taht tacını düşünen Padişah, gölgesinden korkan hükümet İstanbul’da dura dursun… O;

“Dağ başını duman almış

Gümüş dere durmaz akar

Güneş ufuktan şimdi doğar

Yürüyelim arkadaşlar”

            Diye diye, dağlara taşlara dinlete dinlete Amasya-Erzurum-Sivas’ta kongreler yaparak, yer yer kurulmuş dernekleri ve dağa çıkmış çeteleri Milli sınırlarımız içi vatan diyen Kuvayı Milliye bayrağı altına topladı.

            Vatanı savunmaya yetkili Heyeti Temsiliye seçildi. Mustafa Kemal’in başkanlığındaki bu heyet Milli Kuvvetlerin oluşturduğu ilk adımdır. Kayseri-Kırşehir üzerinden 25 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Kaman’a geldi. Coşku ile karşılanan Mustafa Kemal ve Temsil Heyeti Bektaşoğlu Ali Çavuş’un konağında konuk edildiler.

            Konakta gereksiz kalabalık ediyorlar diye çocukların çıkmalarını isteyen Ali Çavuş’a; “Bırak, bırak onları. Düşmanı sizinle yeneceğim, yarının Cumhuriyetini de onlarla kuracağım” demiştir. 27 Aralık 1919’da Ankara’ya giden Mustafa Kemal ve Temsil Heyeti Ankara’da çalışmalara başladı.

            Telaşa düşen İstanbul Hükümeti, Anadolu’daki bu gelişmelerden çileden çıkıyordu. Ellerinden gelse yeri göğü başlarına yıkacaktı. Samanın altından su yürütmeye başladı. İstanbul’da Meclis açılacağını duyurdu. Mustafa Kemal’de Erzurum’dan Mebus seçilmişti. Meclis Anadolu’da değil İstanbul’da açılacaktı. Mustafa Kemal bunun bir oyun olduğunu, gitmeyeceğini, akıntıya kapılıp ta gidenlere Misak-ı Milli andına (Misak-ı Milli Andı: Kendi sınırlarımız içinde hür ve bağımsız yaşama andı.) uymalarını önerdi. O kürsüden tüm dünyaya duyurun dedi.

            Mebuslar Meclisi 12 Mart 1920’de İstanbul’da açıldı. 16 Mart’ta İngilizler İstanbul’u tamamen işgal edip Meclisi de basıp kapattılar. Ele geçirdikleri yurtsever Mebusları Malta’ya sürgüne gönderdiler. O günden sonra kimseye nefes aldırmadılar.

            Ama Mustafa Kemal’in gözünü yıldıramadılar. Dağılan meclisin Ankara’da toplanacağı; sürgüne gidenlerin yerine yeni seçilenler ile İstanbul’dan kaçabilen Mebusların Ankara’ya gelmelerini istedi.

            Böylece Ankara’da ilk Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de açıldı ve Meclisin Başkanlığına Mustafa Kemal getirildi. Meclisin başı, devletin başı demekti. Mustafa Kemal artık Türk Milletinin başıydı. İşte halkın halkla idaresi o gün başladı. Bundandır. 23 Nisan’ı bayram olarak kutluyoruz.

            Bu oluşum karşısında iç ve dış düşmanlar Meclisi dağıtmak ve halkı Mustafa Kemal’den ayırmak için üstlerine Halife Ordularımı gönderilmedi..! Halife fetvası ve İngiliz paralarıyla memlekette yer yer isyanlar mı çıkarılmadı. Ferman üstüne ferman yayınlayıp, başını getiren dünyalıklar mı vaat edilmedi. Başı saraya bağlı valilerce tuzaklar mı kurulmadı!

            Mustafa Kemal kendi başını düşünmüyordu. Ama dert bir değil diki..! Üstlerine yürüyen Halife Ordusu mu durdurulsun… Yer yer çıkan isyanlar mı bastırılsın… Doğuda Ermeni ordularıyla, güneyde Fransız askerleriyle mi, yoksa Anadolu’yu yakıp yıkarak ilerleyen Yunan sürüleriyle mi?

            Elde avuçta bir avuç kuvvet var, onlarda çeteler. Düşünüyor, taşınıyor, düzenli bir ordu kurmalı diyor. Ama bu seferde önünü göremeyen arkadaşları önüne dikiliyor; “Böyle bir zamanda ne bir nefer bulunur, ne bir ordu kurulur. Gene ne yaparsa çeteler yapar” diyorlardı.

            Mustafa Kemal’de ne yılgınlık ve bezginlik:

            Halk için halkla beraber, her güçlüğü yeneceğine inanarak dağlar gibi gürlüyor:

            “Topraklarımızı çiğneyen ayaklar uğursuzdur. Kıracağım..!

            Sevr anlaşması yüz kızartıcıdır. Yüzlerine vuracağım..!

            Ölüm fetvaları batıldır. Yakacağım..!

            Halife kuvvetleri haksızdır. Dağıtacağız..!

            Yer yer ayaklanmalar yersizdir. Yere vuracağım..!

            Başkaldıran çeteler baş belasıdır. Yere vuracağım..!

            Bu kurtuluş yolunda ölmek var. Dönmek yok..!

            Gün bu gün, meydan bu meydan. Vatana kan borcu olan gelsin ödesin..!

            Ne tepeden inme bir emir, ne seferberlik ilânı…

            Kaşla göz arasında bir Mustafa Kemal ordusu yediden yetmişe tüm halk…

            Sıra dağlar gibi boy boy, her yürek bir Mustafa Kemal gibi…

            Gölgesi göklere vuran Mustafa Kemal ordusu aslanlar gibi dövüştüler, İnönü, Sakarya, Dumlupınar, 30 Ağustos Zaferi. Mehmetçik bir ok oldu uçtu, uçtu ve 9 Eylül’de ok hedefi buldu. İzmir yanmış, yıkılmış, taş üstünde taş bırakmayarak kaçan düşman denize döküldü.

            Bu toprağın çocuklarına bir avuç bile hür toprak parçası bırakmayan Sevr paçavrası zaferlerle o kara niyetli büyük devletlerin yüzlerine atılmıştır. Lozan’da yeni bir barış konferansına çağırdılar. Orada da yine bin bir dereden su getirip başımızda dolap çevirmeyi düşündüler. Ama bütün çabaları boşa gitti.

            “Hiçbir devlete ne işlerimize burun sokacak bir hak, nede Anayurdumuzdan bir avuç toprak… Kendi bayrağımız altında hür ve bağımsız yaşamak”

            Ahdimiz, misakımız önünde akan sular durdu. 24 Temmuz 1923’te hakkımız, kuvvetimiz önünde bütün sömürgeci başlar öne eğildi. Yapılan anlaşma ile yıllardır ilk defa yabancı devletlerin egemenlik haklarımıza dokunamayacağı, hür ve bağımsız bir devlet olduk.

            Selin’in sesi duyuldu.

            -“İyi ki Mustafa Kemal varmış öğretmenim..!”

            -“Türk Milletinde Mustafa Kemal’ler tükenmez yavrum, sizlerde birer Mustafa Kemalsiniz” deyip karatahtaya ak tebeşirle ezberimde olan Eğitimci Halim Yağcıoğlu’nun “Mustafa Kemaller Tükenmez” şiirini yazıp, onlara da yazıp ezberlemelerini ödev olarak verdim.

Mustafa Kemaller Tükenmez

Tükenir elbet

Gökte yıldız, denizde kum tükenir

Bu vatan, bu toprak cömert

Türk analar, Türk babalar cömert

Kutsal bir ateşim ki ben sönmez

İnanın Mustafa Kemaller tükenmez.

Bende etten kemiktendim elbet

İki Mustafa Kemal var iyi bilin

Ben işte o sonsuzluk

Ruh gibi bir şey görülmez

İnanın Mustafa Kemaller tükenmez.

Hep kardeşliğe, bolluğa giden yolda

Bilimin, yapıcılığın aydınlığında

Güzel düşünceler, soyut fikirle de ben

Evrensel yepyeni buluşlarla

Geriliği kovmuşum ben dönmez

İnanın Mustafa Kemaller tükenmez.

Başın mı dertte beni hatırla

Duy beni en sıkıldığın an

Baştan sona her şeyiyle bu vatan

Sakın ağlamasın Kasım’larda

Fatih’ler, Kanuni’ler ölmez

İnanın Mustafa Kemaller tükenmez.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

SON DAKİKA
İLGİLİ HABERLER