Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Hayatı ve Ölümü

Mümtaz Boyacıoğlu
Mümtaz BOYACIOĞLU: Emekli öğretmen, Şair, Yazar ve Araştırmacı. Bu zamana kadar çok sayıda gazete ve dergide makaleleri yayınlandı. Kaman tarihi, kültürü ve yaşantısı üzerine çok fazla kaynak ve bilgiye sahip. Ülkemizdeki ilk Abdallar Derneği Kurucu Başkanı ve ilk defa Abdallar Festivalinin organize eden kişi. Yayınlanmış 4 adet kitabı mevcuttur.
09.11.2022
638
A+
A-

“Mustafa Kemal’i Gördüm Kaman’da” Kitabımın 168 – 182 sayfalarından alınmıştır.  

Mustafa Kemal’i Gördüm Kaman’daKitabımın 168 – 182 sayfalarından alınmıştır.  

 “O bir Ölümsüzdü”

1 Ocak 1938 – 10 Kasım 1938

Kötü haber Hatay’dan değil, kar ve buz içindeki Tunceli’den gelir. Tuncelilerin çoğu demiryolu ve yapım işlerinde çalışırlar. Kazandıkları paradan ağanın payını vermezler. Ağalar, toprak işleyecek, çalışacak ve uşaklık yapacak adam bulmakta sıkıntı çekerler. Köyde ağanın yerine muhtarın sözü geçer

Ağalar ve adamları devlet aleyhine propagandayı artırırlar. 2 Ocak günü 7 jandarma erini pusuya düşüp öldürürler. 1938 yılında Tunceli olayları böyle başlar.

Yalova’da yeni bir otel açılır. 21 Ocak’ta Yalova’ya gelinir. Dr. Reşat Belger bu otelde Atatürk’ün kaşıntısının tedavisi için bir hafta kadar termal tedavisi uygular. Kaşıntılar çok azalır, iştahı açılır, biraz kilo alır.

Bu yıllarda Celal Bayar Başbakandır.

1 Şubat’ta Yalova’dan ayrılan Atatürk, Gemlik ve Bursa’daki açılışlardan sonra, o gece şerefine verilen yemeğe katılır. Yenilir, içilir, dans edilir, zeybek oynanır. Atatürk, doktorların tavsiyelerini dinlemez, Yalova’dan sonra iki açılışta bulunur. Gece Çelik Palas’tan çıkıp belediyeye gelirler. Merdivenleri çevik bir şekilde çıkar. Bursalılar ikinci kattaki holde beklerler.  Atatürk’ün hastalığı kulaktan kulağa duyulur.

Salonda bayanlarla dans eder. Herkes Atatürk’ün zarif dans edişini izler. Dans sonrası Atatürk sarı Zeybek’i oynamaya başlar. Oyun bittikten sonra izin alıp ayrılırken kalanlara ve Bursa halkına teşekkür eder. Geride kalanlar, “Çok yaşa Atatürk! Yaşa, varol” çığlıkları arasından uzaklaşır.  Atatürk bu gece yorgun düşer.

Atatürk Ege vapuru ile İstanbul’a döner. Zatürre belirtileri başlar. Dinlenmek zorunda kalır. İnönü ziyaretine gelir. Atatürk İnönü’yü görünce çok sevinir. Bir hafta bırakmaz. Eski anıları bir bir tekrar yaşarlar.

Doktorların, Atatürk’ün daha çok dinlemesini isterler. Atatürk itiraz eder. 24 Şubat günü maiyeti ile birlikte Ankara’ya döner. 27 Şubat günü, saat 17.00 de konuk Başbakanlar ve Müsteşarlara çay ziyafeti verilecektir. Misafirler, ilgili Türk görevliler ve Sabiha Gökçen de saatinde gelirler. Atatürk gecikir. Burnu kanamış, zor durdurulmuştur Biraz sonra gelir. Gökçen’i misafirlerle tanıştırır. Başbakanlar ve Müsteşarlar Gökçen’i ülkelerine davet ederler.

Atatürk, Celal Bayar’ın Fransa’dan doktor istemesine razı olur. “Çocuk ne yapacaksan çabuk yap. Ben hastayım.” der. Fransa’dan Prof. Dr. Fissenger 30 Mart’ta İstanbul’a gelir. Bizim doktorların teşhislerine katılır. Fissenger; “Perhize ve üç ay süre ile 24 saatin 23 saatini sırtüstü yatarak geçirmesi gerekiyor. Bir yıl daha dinlenecek, çalışıp kendini yormayacak. İyi beslenecek. Özellikle tatlıları bol yiyecek. Kesinlikle alkol almayacak”, der

Biraz hali iyi olunca, Çubuk Barajı’na gidecek, şehri gezecek. Sanki o kadar çok sevdiği Anakara ile vedalaşır. 

Atatürk, çok sevdiği Ülkü’yü getirttir. Ülkü, Atatürk’e sunulan kaderin bir altın kupasıdır. Yemeği güle eğlene, şakalaşarak, Ülkü ve arkadaşlarıyla yerler. Ülkü verdiği büyüksü yanıtlarla hepsini kahkahalara boğar. Ülkü O’nun en yakın arkadaşı ve ilacıdır.

Atatürk, “Hatay meselesi benim şahsi davamdır,” der

Hatay’ı karıştırmak için Fransızlar Suriye hapishanesinden birtakım katilleri Hatay’a sokarlar, ortalığı karıştırsınlar diye. Atatürk de bu gelişmeleri izler. Bu oyunları bozmak, Hataylılara moral vermek ve Fransa’yı uyarmak için güneye inmeye karar verir.           

“Görev hastalıktan önce gelir.”

Atatürk 19 Mayıs 1938 Perşembe günü stadyumda gençlik gösterilerini izler. Halk ve gençlik tarafından emsalsiz bir sevgi ve saygıyla karşılanır. Ayrılırken Ankara halkını ve Cumhuriyet gençlerini uzun uzun selamlar.

17. 00 de trenle Mersin’e hareket eder.

24 Mayıs günü Adana’ya gelir, büyük törenle karşılanırlar. Hatay’dan gelenler de olmuştur. Atatürk’ü öyle dimdik görürler. Hatay’a çok kararlı, rahat ve sevinçli dönerler.

Her iki töreni Fransız ve Suriye ajanları da izleyip bu mükemmelliği görmüşlerdir.

Atatürk de sapasağlamdır! Kayadan oyulmuş bir anıt gibi dimdik durur. Tören süresince bir kez bile oturmaz. Salih Bozok’a, “Dünya gözü ile Adana’yı bir daha görelim” der. Otomobille Adana’yı gezerler, belediye parkında oturup, Seyhan nehrini seyrederek dinlenir.

Akşamüstü trenle Adana’dan ayrılır. Törenle ve halkın büyük coşkusuyla uğurlanırlar. Ankara’ya çok yorgun döner. Bu yorgunluk ömründen bayağı zaman götürür.

Hükümete Hatay konusunda şu tavsiyede bulunur: “Fransızlara güvenim kalmadı. Ne yapmak lazım gelirse bir an önce yapılmalı, Türk Hatay Devleti, Milletler Cemiyeti’nin kararına uygun şekilde kurulmalı, emniyet altına alınmalı.”

26 Mayıs 1938 Perşembe günü akşamüzeri İstanbul’a gitmek için trene biner ve eliyle halkı selamlar. Tren hareket eder, Atatürk halk görünmeyinceye kadar pencereden ayrılmaz. Bir daha Ankara’ya dönmemek üzere Atatürk, geride gözyaşı içinde arkadaşlarını ve halkını bırakarak ayrılır.

İstanbul’da törenle karşılanan Atatürk, Savarona Gemisinin alınmasına sevinir.

Dr. Nihat Reşat Belger ve Dr. Neşet Ömer İrdelp Atatürk’ün, az konuşup çok dinlenmesi için bazı kurallar koyarak, zorunlu halde çok kısa görüşmesi istenir. Bu kuralları uygulamak Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak, Başyaver Celal Öner, Muhafız Alayı Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, Özel kalem Müdürü Süreyya Anderiman görevlidir. Can dostları Kılıç Ali ile Salih Bozok da yardımcı olurlar.

1 Haziran günü Savarona yatı İstanbul Boğazı’na girer. Dolmabahçe’nin önünde durarak demir atar.

Atatürk yatı çok beğenir. Hemen o gün öğleden sonra yata geçer. Hava sıcaktır. Güvertede bir koltuğa oturur. Deniz serinliği, Boğaz rüzgarı iyi gelir. Doktor hemen gelip, yatarak dinlenmesini rica eder. Atatürk İçini çekerek; “Çocuk gibi beklediğim gemi bana hastane mi olacaktı?” 

Atatürk’ün Mersin ve Adana’ya gelmesi, geçit törenleri Fransızların iştahını çökertir. Bu gelişmelerden sonra Hatay’daki Fransızların baş aktörü geri çekilerek yerine uyumlu bir albay atanır. Yönetim ilke olarak Türklere bırakılır. Dr. Abdurrahman Melek Hatay Valisi olur.

Hatay’da Fransızlar ile görüşmeler başlar. Hatay’a atanan Komutan Asım Gündüz görüşmelerde Fransızların askerleri kadar bizim de askerimizin olmasını zor da olsa kabul ettirir.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Benim ilk öğretmenim anam.

Hatay konulu Bakanlar Kurulu, Savarona’da doktorların ısrarına rağmen Atatürk’ün başkanlığında başlar. Dört buçuk saat sürer. Hatay’dan gelen haberler canlarını sıksa da, Orgeneral Asım Gündüz’e kesin olarak ödün vermemesi bildirilir. Hükümet 2.000 kişilik bir Kuva-yı Milliye ile Hatay’a girmeyi de alınması planlanan önlemler arasına katar. Atatürk Bakanlar Kurulu bitince dinlenmeye çekilir, hemen uykuya dalar.

Antakya’da uzun, zorlu, sinir bozucu tartışmalardan sonra 2.400 Türk askerinin Hatay’a gelmesi konusunda anlaşma olur. Fransızların çeşitli bahaneleri yüzünden tartışmalar yeniden başlar. Durum Atatürk’ün sabrını taşırır. Hasan Rıza Soyak aracılığı ile Hükümete ”Kabul edin..” diye mesaj yollar. Sınırları bekleyen kuvvetlerimiz en geç iki saat içinde olay yerine yetişir ve bütün bölgeyi işgal eder.

Bu mesaj Orgeneral Asım Gündüz’e ulaşmadan 2/3 Temmuz gecesi anlaşma olur. Durum Ankara’ya bildirilir. Topçu taburu da 2.400 kişilik bir Türk birliği, iki hükümetin saptayacağı bir günde Hatay’a girecektir.

Anlaşma 3 Temmuz sabahı saat 08.00’de imzalanır.

Orgeneral Asım Gündüz ve kurul Ankara’ya dönmek üzere büyük gösteriler arasında Hatay’dan ayrılır.

2/3 Temmuz gecesi saat 01.00’de daha Atatürk uyumamıştır. Hasan Rıza Bey aldığı güzel haberi arz eder. Atatürk bu haberden büyük huzur duyar.

İçinde düğüm olan iki sorundan biri, Boğazlar sorunu çözülmüştü, Hatay sorunu da çözüm yolundaydı.

O gece sakin uyur.

İki Hükümet Atatürk’ün isteği, Türk Alayının pazartesinden başlayarak Hatay’a girmesi konusunda anlaşırlar. Fakat Şükrü Kanat’lı alayın tam hazır olması için Hatay’a Salı günü girmeyi uygun görür.

Yıllardan beri beklenen gün gelmiştir. Antakya’da, İskenderun’da, sınır kapılarında zafer takları hazırlanır. Evler, dükkanlar, yollar bayraklarla süslenir. Türk-Fransız dostluğunun gereği olarak araya Fransız bayrakları da serpiştirilir.

5 Temmuz 1938 Salı günü sabah 06.00’da Payas kapısında kıyamet kopar. Binbaşı Süleyman Bey komutasındaki tabur görünür. Vali Dr. Abdurrahman Melek, Albay Collet ve bir Fransız selam birliği Türk birliğini selamlar. Halk heyecandan ağlar, askerlerin ayaklarına kapanır. Tabur alkışlar, gözyaşları, bağırışlar, haykırışlar, dualar arasında İskenderun’a doğru yürür. Saat 07.30’da Hassa’dan gelen görkemli alay görünür.

Önde atı üzerinde Albay Şükrü Kanatlı, arkasında süvarileri, topçuları ile alay gelir. Halk kendinden geçer. Ağlayarak, süvarilerin üzengilerini, çizmelerini, askerlerin omuzlarını, ellerini, tüfeklerini öpüyor, top arabalarının tekerlerini okşarlar. “Yaşasın Türkiye,” “Yaşasın Atatürk,” yaşasın ordu,” diyerek hiç durmadan bağırırlar. 20 yıl vatandan ayrı kalmanın acısını çekmişler, hep bu günü hayal etmişlerdi. Asker gelmişti ya, artık sorun yoktu.

Vali Dr. Abdurrahman Melek, Gözü yaşlı olarak Albay Şükrü Kanatlıyı selamlar, selamlar, attan inince de kucaklar. Alay alkışlar, sevinç gözyaşları, çiçek yağmuru altında ilerler. Yol on binlerle doludur. Alay Belen’de Karargah kurar.

Tabur Fransızların boşalttığı kışlanın önüne gelir. Bir grup Antakyalı Hanım Tabur Komutanının yolunu keser, Komutan “Hayrola hanımlar,” diye sorar.

“Komutanım yirmi yıl önce, “düşman askeri gidince, kışlaları bizim askerlerimiz için saçlarımızla süpüreceğiz” diye ant içmiştik. Andımızı tutup burayı tertemiz etmedikçe askeri kışlaya sokmayız.”

Komutan bu mübarek kadınları saygı ile selamlar. Mola verilir, askerler silah çatıp dinlenmeye geçerler. Kadınların upuzun saçları vardır. Birbirlerinin saçlarını keserek uzun değneklere bağlayıp Kışlayı saçlarıyla silip süpürüp tertemiz ederler.

“Şimdi buyurun!”

Doktorlar Atatürk’ün Savarona’dan Dolmabahçe Sarayı’na geçmesini isterler. Deniz havası zararlı olmaya başlar. Atatürk ancak beş – on adımdan fazla yürüyemez. Bu halde görünmek istemediği için Saraya geçmeyi istemez.

Gökçen doktorlardan izin alıp Paşasını yatağına götürmek için yattığı kamaraya girer, elini tutar. Atatürk yorgun başını Gökçen’den yana çevirir;

“Sen misin kızım?”

“Benim Paşam.”

“Saat kaç?”

Gökçen saati söyler.

“Zaman da geçmek nedir bilmiyor.”

Gökçen yere diz çöküp saraya geçmesi gerektiğini anlatır.

“Saraya geçecek olursam yaşayabileceğime mi inanıyorsunuz?”

“Evet Paşam.”

“Doktorlar?”

“Onlarda böyle düşünüyorlar, bu nedenle ısrar ediyorlar.”

“Peki ama bazılarının beni bu şekilde görmesine senin gönlün razı oluyor mu?”

Gökçen bütün ışıkların söndürüleceğini, taşınma işinin el ayak çekildiği saate yapılacağını anlatır. Atatürk uzun bir düşünüşten sonra “Peki Gökçen, dediğin gibi olsun.”

Gökçen Atatürk’ün elini öpüp dışarı ağlayarak çıkar. Doktorlar ve arkadaşları Atatürk’ün kabul ettiğini duyunca Gökçen’e sevinçle sarılırlar.

25 Temmuz gecesi sarayın ve yatın bütün ışıkları söndürülür. Birkaç maskeli ışık bırakılır. Atatürk bir hasır koltuğa oturtularak büyük bir dikkatle önce motora, motordan saraya taşınır. Asansörle yukarı çıkılır. Asansör kapısından çıkınca silkinip ayağa kalkar. Bir daha çıkamayacağı odasına kadar son olarak birkaç adım yürür. Yatağına uzanır.

“İyi ki geldik. Burası yattan serinmiş.” 

Doktor Fissenger 16 Temmuz’da üçüncü kez tekrar gelir. Kesin dinlenme tavsiyesini yineler. H. Rıza Soyak’a derki;

“Bu hastalığın sırf içkiden ileri geldiği hakkında düşünce doğru değildir. Benim Fas, Tunus ve Cezayir’den gelen birçok hastalarım var ki ömürlerinde ağızlarına herhangi bir ispirtolu içki koymamışlardır. Bu bakımdan hastalığın daha başka ve önemli etkenleri olduğunu kabul etmek lazımdır. Bence bunların arasında beslenme tarzı ve aşırı peklik gibi etkenler başlı başına yer tutmaktadır.”

24 Ağustosta, Hatay’da Türk ve Fransız askeri birliklerinin sağladığı sükun içinde seçim yapılır, 40 Milletvekili seçilir. 22 Türk, 9 Alevi, 5 Ermeni, 2 Rum, 2 Arap,

Hatay Meclisi 2 Eylül 1938 günü toplanır. Meclis Başkanlığına Abdülgani Türkmen, Devlet başkanlığına Tayfur Sökmen seçilir. Başkan yeminden sonra başbakanlığa Dr. Abdurrahman Melek’i atar.

Devletin adı HATAY DEVLETİ, Atatürk’ün çizdiği bayrak HATAY BAYRAĞI olur.

Atatürk’ün 15 yıl önce Adana’da Hatay’ı temsil eden matem elbiseli kızlara verdiği söz gerçekleşmiş olur. Atatürk de büyük bir huzura kavuşur.

Bu huzur içinde 6 Eylülde vasiyetnamesini el yazısıyla yazar ve saraya çağrılan İstanbul 6. Noterine teslim eder.

7 Eylül ve 21 Eylül 1938’de iki kez karın boşluğundan (10,5 ve – 10 litre) sıvı boşaltılır.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Yalanlar ayyuka çıkarsa ne olur?

Celal Bayar Atatürk’e genel iktisadi durum ile ikinci Dört Yıllık plan hakkında 18 Eylül günü özet bilgi sunar. Doktorların isteği üzerine kısa anlatmaya çalışır.

“Bütçe çoktandır açık vermiyor, gelir fazlası veriyor. Dış Ticaret açığı da söz konusu değil. Merkez Bankasında 36 milyon dolar döviz, 26 ton Altın var.”

Konuşma sırasında Afet Hanım içeri girer. Afeti yanına oturtur. Can kulağı ile dinlemeye devam eder.

Celal Bayar çıktıktan sonra, Atatürk Afet’e; “Bak Afet, dünya bir savaşa doğru gidiyor. Bizim iktisadi bakımdan çok kuvvetli olmamız, kendimize yetmemiz lazım. Bunu da başaracağız. Cumhuriyet on beş yaşına girdi. Koca bir delikanlı, bir babayiğit oldu.”

Gözleri sevinçle parlar.

Ankara’ya gitmeyi çok ister. Ankara’da olmayı kurtuluş olarak görür.

Atatürk Ankara’ya gidemeyeceğini anladıktan sonra, bir daha Ankara Konusunu açmaz. “Ormanlık, serin, yeşil bir yere gitsek Afet.” der.

Atatürk Ankara’ya gidemeyeceğini anlayınca, Bayar’a orduya okunması için bir mesaj yazdırır. Bu son mesajında gözü gibi sevdiği orduya seslenir.

Cumhuriyet’in 15. yıldönümü kutlamalarına Atatürk katılamaz. TBMM’de Kutlamaları Meclis Başkanı kabul eder. Halk, ara sıra “Yaşasın Atatürk,” diye bağırır. Celal Bayar, geçit töreni başlamadan önce Atatürk’ün orduya mesajını titreyen bir sesle okur.

1 Kasım günü Meclis salonu, localar, balkon dolup taşar. Ama derin bir sessizlik vardır. Kimse yüksek sesle konuşmaz. Yayımlanan bildiriler hastalığın acı sona doğru hızla yol aldığını belli eder.

Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin beşinci dönemin dördüncü çalışma yılını açmak için hazırladığı konuşmayı yine Celal Bayar okur. Konuşma şöyle biter. “Büyük Kamutay, şimdiye kadar olduğu gibi bütün işlerinizde başarılar dilerim.” Herkes heyecan, saygı, sevgiyle ayağa fırlar. Alkışlar uzun zaman dinmez.

Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri, geçit töreni dönüşü gemiyle Dolmabahçe’nin önüne gelirler. Okulun bandosu eşliğinde “İstiklal Marşını ve “Dağ başını duman almış,” marşını söylerler. Marştan sonra sevgi, saygı, bağlılık gösterileri yapmaya başlarlar.

Atatürk mırıldanır; “Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle çocuklar.”

Afet Hanım o sırada Atatürk’ün odasındadır. Düşünür;

“Sağlığı yerinde olsa, şimdi Atatürk balkona koşardı. Orkestrayı balkona çağırır, marşlar çaldırır, çocuklarla birlikte söylerdi. Belki motora atlayıp gemiye çıkar, dans eder, halay çeker, Sarı Zeybek oynardı.”

Oysa yerinden kalkamıyordu.

Pencereye, dolayısıyla gönül gözüyle gençlerle dolu gemiye bakar, içinden sonsuz sevgiyle el sallar.

8 Kasım 1938 günü saat 19.00’da, başını aşağı çevirir, “Aleykümselam” der. Komaya girer. 9 Kasım akşamı şu bildiri yayımlanır;

Umumi ahval vehamete doğru seyretmektedir.”

Her bildiriden sonra bütün evlerden dua sesleri yükselir.

Nihayet 10 Kasım1938 Perşembe günü gelir. Sabah saat 08.00 sularıdır. Herkes Atatürk’ün yanındadır. Rengi tamamen solmuştur. Birdenbire “Hı… hı….hı…” diye yalnız gırtlağından bir ses çıkmaya başlar.

Dr. Akil Muhtar Özden kendinden geçmiş gibi odanın içinde ağlayarak dolaşır.

Hasan Rıza Soyak ve İsmail hakkı Tekçe ile Kılıç Ali, ellerini kavuşturup son saygı duruşuna geçerler. Hasan Rıza Soyak dayanamaz, büyük bir üzüntü içinde şöyle der;

“Kılıç bak, koskoca bir tarih göçüyor!”

10 Kasım günü hava kapalıdır.

 Ara sıra yağmur serpeler.

Denizin rengi kararır.

Sarayda derin bir sessizlik hakim olur.

Tıp çoktandır acizdir.

Dr. Kamil Berk başını Dr. Mim Kemal Bey’in omuzuna dayar ve sessizce ağlar.

Prof. Akil Muhtar Bey hıçkırır.

Saat dokuzu beş geçer.

Atatürk birden gözlerini açar.

Gözler hala ışık içindedir.

Sonra gözlerini kapatarak başını sağa çevirir ve sonsuzluğa karışır.

Saat tam dokuzu beş geçer.

Nöbet defterine şöyle yazılır. “Saat 09.05’te vefat etmiştir.”

Atatürk, ittifakla Cumhurbaşkanlığına seçildiğinde, meclis üyelerine teşekkür konuşmasının sonunda; “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.” der.

Atatürk gençliğe hitabesinde;

“Ey Türk gençliği! Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.”

O’nun naçiz vücudu elbet bir gün toprak olacaktı, oldu da ama bu laik Cumhuriyet ve devrimler sonsuza kadar yaşamalıdır, her ne pahasına olursa olsun yaşayacaktır. 

“Bundan sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilim rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar.”

“BENİ HATIRLAYINIZ!”

Sistem hiçbir soruna yol açmadan işler. Anayasa gereği TBMM 11 Kasım günü toplanır ve Cumhurbaşkanı olarak İsmet İNÖNÜ’yü seçer.

ATATÜRK’ÜN atlas Türk Bayrağına sarılı tabutu Dolmabahçe Sarayı’nın büyük salonunda hazırlanan katafalka yerleştirilir ve halkın saygı geçişine açılır. İki asker, iki subay, ve iki general tabutun iki yanında saygı nöbeti tutarlar.

Halk şimdiye kadar hiçbir evladı için bu kadar çok üzülmemiş, böylesine çok ağlamamıştır. Yüzbinler bayrağa sarılı tabutun önünden ağlayarak geçerler.

19 Kasım günü Vakıflar Müdürü Prof. Şerafettin Yaltkaya sarayda cenaze namazını kıldırır. Tabut top arabasına konularak, yolların, çatıların, camilerin üzerini dolduran yüzbinlerin gözyaşları ve rahmet dilekleri arasında Sarayburnu’na getirilir. Bütün camilerden salalar verilir. Naaşı Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına nakledilir. Yavuz naaşı İzmit’e getirir. Bütün İzmit kıyıdadır. Atatürk’ün naaşı özel bir katarla Ankara’ya yolcu edilir.

Atatürk’ü sonsuzluğa uğurlamak için yol boyunca bütün gece halk istasyonlara, meşalelerle yollara akın ederler. Atatürk’ü saygı ve minnetle selamlarlar. Türkiye ne haldeydi nereye gelmişti? Hepsi bunu çok iyi biliyordu. Acı günleri de, şenlik günlerini de yaşamışlardı. Zihinleri yalanlarla kirlenmemişti.

Açıklama: Ataturkun_cenaze_toreni_032820 Kasım günü özel katar Ankara Garı’na gelir. Özenle karşılanır. Türk Bayrağına sarılı tabutu, kurduğu TBMM’nin önünde hazırlanan görkemli katafalka yerleştirilir. halk ve birçok ülkenin yolladığı temsilciler ve saygı birlikleri katafalkın önünden geçerler. Halkın ağlayarak, rahmet okuyarak geçişi sabaha kadar sürer.

21 Kasım günü Atatürk’ün naaşı görkemli bir törenle geçici olarak Etnografya Müzesi’ne emanet edilir.

İkinci Cumhurbaşkanı İnönü Atatürk hakkında şu görüşlerini sunar;

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR  Deprem Dersleri

“Devletimizin banisi ve milletimizin fedakar, sadık hadimi,

İnsanlık idealinin aşık ve mümtaz siması

Eşsiz kahraman Atatürk!

Vatan sana minnettardır.

Bütün ömrünü hizmetine verdiğin Türk Milleti ile beraber senin huzurunda tazim ile eğiliyoruz. Bütün hayatında bize ruhundaki ateşten canlılık verdin. Emin ol aziz hatıran sönmez meşale olarak ruhlarımızı daima ateşli ve uyanık tutacaktır.”

Böylece Türkiye üçlemesi sona erer.

Çanakkale,

Milli Mücadele ve

Cumhuriyet bir bütündür.

Yakın tarihimizi oluşturan bu üç dönemin tarihini doğru ve iyi bilmek zorundayız. Yoksa bu günü anlayamaz, yarını kestiremeyiz.

Her şey Cumhuriyette kucaklaşıp birleşti. Türk Mucizesi oluştu.

Sonra ne oldu?

1939’da ikinci Dünya Savaşı başladı.

İkinci dört yıllık plan kaldı. İster istemez yatırımlar durdu.

Savaş bittikten sonra çok partili hayata geçildi.

1945’ten bu yana, çok partili hayatta üç duraklamayla bu güne gelindi.

Bazı parti yöneticileri Atatürk’ten daha bilgili, daha akıllı ve daha yurtsever olduklarını düşünerek onun çizdiği ana yoldan ayrıldılar.

Sonuç olarak;

Topyekün (ekonomik ve sosyo –kültürel) ve planlı kalkınma yöntemi terk edildi.

Devrimlerden ödünler verildi.

1951’de kapatıldığı zaman 474 Halkevi, 4.306 Halkodası vardı.1954’te köylere Cumhuriyeti götüren Köy Enstitüleri de kapatıldı.

1971’de TRT’nin özerkliği kaldırıldı.

Doğudan-Batıdan klasikler dizisine son verildi.

Böylece halk eğitimi anlayışı son buldu.

Genel eğitimde nitelik kaybı başladı.

Laik nitelik ikiye bölündü.

Hala hiç okul görmemiş önemli oranda yurttaşımız var.

Toprak reformu yapılamadı.

Demiryolları ve denizyolları ihmal edildi.

1980’den sonra devleti küçültme sloganıyla milli ekonomiyi oluşturan ve düzenleyen; Kuruluşlar,

Kurumlar ve Fabrikalar ya kapatıldı, ya, satılığa çıkarıldı.

İlerlediğimiz alanlar var.

Bazı alanlarda ise geriliyoruz.

Borcumuz ve işsizimiz çok.

Büyükşehirlere göç sürüyor.

Varoşlar sorunlu.

Tarım ürünleri bakımından artık kendi kendine yeten bir ülke değiliz.

Demokrasimiz gerekli düzeye ulaşamadı.

Böyledir diye karamsar mı olalım?

Topyekün çağdaş uygarlığa ulaşmak zorundayız.

“Atatürk’e yürüyelim.”

(Turgut Özakman, Cumhuriyet II. kitap) 615. Sayfadan, 653. Sayfaya kadar. (Erol Mütercimler)

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK; Hangi Hastalıktan Öldü?

Atatürk’ün siroz hastalığından muzdarip olduğunu biliyoruz ancak ölümünde hastalığı sırasında yakalandığı zatürrenin ve karnında birikip defalarca komaya girmesine neden olan sıvının da etkisinden söz etmek gerekir.

Atatürk’ün hastalığına ilk teşhisi koyan Doktor Nihad Reşad Belger’in ilk bulguları, ‘Atatürk’ün karaciğerinin üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiş olduğuydu. Ardından 10 Temmuz gecesi ateşinin yükselmesine neden olan bir hastalık geçirmiş ve muayenesinde zatürre başlangıcı teşhisi konulmuştur. Zatürrenin tedavisiyle uğraşılırken de siroz hastalığı ilerlemiştir.

Hastalığı süresince Fransa’dan Prof. Fiessinger da dahil birçok yabancı doktor Atatürk’ü muayene etmiş ve hepsi de Belger’in tanısını doğrulamıştır. 

Karından su alınmasının ertesi gününde Fiessinger, Nihad Reşad Belger ve Neşet Ömer İrdelp’in 8 Eylül tarihli raporunda Atatürk’ün hastalığının “Laennec tipinde bir ‘Skleröz Hepatit’ değil, Hanot ve Gilbert” tipinde bir ‘Hipertroji’ olduğu ve bunun mart ayında formüle edilen hastalık olduğu belirtilmiştir. (Bu Atatürk’teki sirozun alkole bağlı olarak değil, safra yollarının kronik tıkanıklığından kaynaklı olduğu anlamına gelmekteydi.)

Yani Atatürk, siroz hastalığı nedeniyle girdiği son komadan çıkamayarak hayatını kaybetmiştir.

Doktorların Ölüm Tutanağı,

Atatürk’ün yaşama gözlerini yummasının ardından onu tedavi etmeye çalışan doktor heyeti, bir rapor düzenliyor. Bütün doktorların imzasının bulunduğu “Türkiye Riyaseti Cumhuriyeti Umumi Katipliği” antetli taşıyan raporun orijinali’nde yer alan ifade şöyle:

“Reisi Cumhur Atatürk’ün umumi hallerindeki vehamet, dün gece saat 24’te neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 İkinci Teşrin 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe Büyük Şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir. 10 Kasım 1938.”

Günümüz Türkçesiyle, “Cumhurbaşkanı Atatürk’ün genel durumundaki kötü gidiş, dün gece saat 24.00’te yayımlanan bildiriden sonra her an artarak bugün 10 Kasım 1938 sabahı saat 9’u 5 geçe Büyük Şefimiz derin koma içinde yaşamını yitirmiştir” anlamına gelen rapor;

Prof. Dr. Neşet Ömer İRDELP,

Prof. Dr. Nihat Reşat BELGER,

Opr. Dr. Mim Kemal ÖKE,          

Prof. Dr. Mustafa Hayrullah DİKER,

Prof. Dr. Akil Muhtar ÖZDEN,

Prof. Dr. Süreyya Hidayet SERTER,

Dr. Asım ARAR,

Prof. Dr. Abravaya MARMARALI,

Dr. Mehmet Kamil BERK’in imzalarını taşıyor.

Ölümünden Sonra Halkın Ziyareti

Sistem hiçbir soruna yol açmadan işler. Anayasa gereği TBMM 11 Kasım günü toplanır ve Cumhurbaşkanı olarak İsmet İnönü’yü seçer.

19 Kasım günü Vakıflar Müdürü Prof. Şerafettin Yaltkaya Sarayda cenaze namazını kılınır. Tabut top arabasına konularak, yolları, evlerin çatılarını, camilerin üzerini dolduran yüzbinlerin gözyaşları ve rahmet dilekleri arasında Sarayburnu’na getirilir. Bütün camilerden selalar verilir. Naaşı Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına nakledilir. Yavuz naaşı İzmit’e getirir. Bütün İzmit kıyıdadır.

Atatürk’ün naaşı özel bir katarla Ankara’ya yolcu edilir. Atatürk’ü sonsuzluğa uğurlamak için yol boyunca bütün gece halk, istasyonlara, meşalelerle yollara akın eder. Atatürk’ü saygı ve minnetle selamlarlar. Türkiye ne haldeydi, nereye gelmişti? Hepsi bunu çok iyi biliyordu. Acı günleri de esenlik günlerini de yaşamışlardı. Zihinleri yalanla kirlenmemişti.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK; Ölümünden önce kendini anlatır

Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır.”

“Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir.”

“Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevî mirasçılarım olurlar.”

“Beni hatırlayınız.”

“Benim için en büyük mükafat, milletimin en ufak bir takdir ve iltifatıdır.

“Denilebilir ki, hiçbir şeye muhtaç değiliz, yalnız bir tek şeye ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak.’’

‘‘İlim ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.’’

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.